umut sarıkaya

RANDEVU

Her erkeğin buluşmasının o istenilen sonucuna varmıştım. İşte dolmuşta onun eve doğru gidiyorduk. Aman allahım ne kadar da kolay olmuştu her şey. Normal insanlar gibi buluşmuş yemek yemiş, biraz içki içmiş ve evine gidiyorduk. Hiçbir falso yapmamıştım. Ne aşırı bir taşkınlık ve coşum hali, ne de aşırı bir çekingenlik. Esprilerim yerinde ve dozundaydı, ucuz bir insan gibi asılmamıştım, bar köşelerinde onu öpmeye çalışmamıştım. Görünen o ki gecenin sonunda muvaffakiyete varmam işten bile değildi. Ve işte gidiyorduk. ”Daha hızlı sür be arabacı daha hızlı sür” diye içimden haykırdım şoföre. Yüzümde belli belirsiz bir sırıtış hasıl oldu. Camdan sırıtarak dışarıyı izlerken yansımadan bana baktığını farkettim. Kafamı çevirip gülümsedim. Yüzünde hafif bir tedirginlik vardı. Bu iyiye alamet değildi. Ulan sakın loş ışıkta çekici gelmiş olup da davet edilmiş, şimdi de yol boyunca bir iç hesaplaşmaya girip ”nerden davet ettim bu gudiği” diye düşünüyor olmasındı. Yolda vazgeçilecek adam mıydım ben? Tek istediğim şu eve hemen varmaktı. ”Umut eve varmak üzereyiz” dedi. ”Ne güzel” diye geçirdim içimden. ”Çok yaklaştık, şu para üstünü istesen, hala vermedi şoför” diye fısıldadı. İşte o an bu gecenin sonunda yalnız yatacağımı anladım.

Şimdi para üstünü isteyecektim, şoför de ”verdim ya” diyecekti, ”tamam abi verdim diyosan vermişsindir” diyerek onun gözünde kendi hakkını bile savunamayıp bir kadına sahip olmayı bekleyen bir yavşak olacaktım. Ya da şoförle anlamsız bir tartışmaya ”nasıl verdin abi, vermedin ki mızımızz mızz” gibi son derece tırt bir cümleyle başlayacak, gittikçe sönen bir ses tonuyla ilk cümlemi bile bitiremeyecektim. Belki bir anlık duygu patlaması ile şoföre küfredip fren sesini işitmemle dayağı yemem bir olacaktı. Olabilirdi bütün bunlar. Ve ben hissediyordum ki iki durumda da bu gece yalnız yatacaktım. Sadece cebimde 50 milyonla bindiğim için o çok beklenen, uğrunda parfümlerin sıkıldığı, kıyafetlere dikkat edildiği gece boka sarıyordu. Paramla rezil olmak sanırım buydu. Gözlerim dolmuştu resmen… Olabildiğince makul bir ses tonuyla ”pardon 50 milyondan iki Kadıköy vardı da…” dedim. O son ”da” ekini ne diye söyledim diye söyler söylemez hemen pişman oldum. ”Tamam, kardeşim vericez aklımda” diye homurdandı şoför. ”Hayır, çok yaklaştık da o bakımdan yani” dedim gergin gergin… Resmen dayağı çağırıyordum. Dikiz aynasından sinirli sinirli baktı. Bi müddet sonra Pelin ”yahu kardeşim durdur şunu durağı kaçırıyoruz. Durdur, ver parayı” diye bağırdı şoföre. Araba durdu. İkimiz ayağa kalktık. Şoför söylenerek bozuk para araken Pelin indi, ben de şoförü bekledim. Arkadan gelen polis arabası şoföre ”dolmuş bekleme yapma” diye uyarıda bulununca aceleyle arabayı çalıştırdı şoför. Kapanan kapının camından kaldırımdaki Pelin’e baktım. Panikle şoföre dönüp ”abi?” diye sorarcasına bağırdım. Pelin kaldırımda bana bakıyor dolmuş beni almış götürüyordu. Şoför ”tamam bilader ileride indircem ben seni, ceza yiycez…” dedi. Bastı gaza. Pelin’e ”ileride ileride” diye işaret yaptım. Görmedi sanırım, nokta gibi kalmıştı zira. Aksi gibi telefonun da şarjı bitmişti.

İner inmez elimde bozuk paralarla aksi istikametine doğru koştum. Kesin beklememişti beni, çekip gitmişti. Ben olsam ben de giderdim. Artık seksten geçmiş, ”bu saatte bilmediğim bir semtte ne yaparım ne ederim”in telaşına düşmüştüm. Barınma ve güvenlik sorunuyla karşı karşıyaydım. Umutsuzca Pelin’in olduğu yöne doğru koştum. Ulan sakın o panikle yön duygumu yitirip şuursuzca Pelin’in aksi istikametinde koşuyor olmayayım diye düşünerek biraz da ters istikamete doğru koştum. Yanımdan arabalar vızır vızır geçiyordu. Ter içinde kalmıştım.

Tam umudumu kaybettiğim anda Pelin bir taksiyle belirdi. Ne güzel de belirdi. Beni aldılar, eve doğru gitmeye başladık. Sanırım bu gece kesin olarak benim sadece barınma sorunumu çözmek konusunda yardımcı olacaktı bana. Elimde sıkı sıkı tuttuğum paralara baktı uzun uzun. Paraları cebime koydum. Terlediğim için biraz uzak oturmuştu. Şoförle kavga ettiğimi anlattım. Pes etmeyecektim bütün silahlarımı kullanacaktım. Taksiyi durdurup bir tekel bayiine girdim. Elimde siyah poşetteki biralarla geldiğimi görünce tiksindi sanırım benden. Düğüne giderken arabayı durdurup bira alan ayyaş akraba gibiydim. Ama içki onun tekrar bana ilgisini arttırabilecek yegâne araçtı. Ve fakat takside birayı açıp içmek, olmayan imajımı zedelemekten başka bir şey değildi. ”Eve kadar bekleseydin keşke” dedi. ”İçki problemim var” diyerek yaşadığımız coğrafyada hala alkolikliğin ve sorunlu olmanın prim yapabilme olasılığına şükranlarımı sundum. Hiç etkilenmedi, ”alkol problemim” hakkında en ufak bir merak uyanmadı içinde, dışarıyı izledi.

Eve girdik. Etkileyici bir evdi. Hemen kitaplarına göz gezdirdim. Baya bir kitabı vardı. ”ulan fazla atıp tutmayayım bilmediğim konularda, zira kültürlü birine benziyor, ezer geçer” diye düşündüm. Üstünü değiştirmeye içeri gitti. Arkasından izlerken gidişini kendime bir bira açtım. İkimize bir müzik ziyafeti çekmek için cd’lerini karıştırdım. Duygusal mı hareketli mi acaba diye içimden geçirdim ve geceye dair olandan, duygusaldan yana kullandım tercihimi. Hemen bağdaş kurup yere oturdum. Biramı yudumladım. Geldi. ”Aa umut sandalyeye otursana. Ne attın kendini yere” dedi. ”Yok, iyi böyle” diyerek kibarca refüze ettim. ”Aa olur mu ya otur şu sandalyeye” dedi. ”Yok ya gerçekten rahatım ben” dedim. ”Yer çeker. Oturma yere” diye ısrar etmesiynen oturdum sandalyeye. ”Almaz mısın bi bira?” diye elimi siyah poşete daldırdım. ”Yo hayır. Uyuycam zaten birazdan” dedi. Gece hiç bitmesin istiyordum. O çekyatın açılma sesini duymaktansa ölürdüm daha iyi… ”Uyumayalım yea’ diye çırpındım. Biramı kafama dikerken tenekenin kenarından aktı. Gülerek sildim, bu hareketim ona sevimli gelmiş olacak ki ”çok şapşalsın” diyerek güldü. Gün ‘’sevimli şapşal”ın ekmeğini yeme günüydü. İyice sakarlığa vurmak için cdliği ayağımla itti. Cdliğin çok sallanıp devrilmemesi… İyi ki devrilmemesi… Odaya devrilme gerginliğinin yayılması…

Bir müddet sonra ”neyse ben yatayım. Gel sana yatak yapalım” dedi. Çek yat sesini duydum. Artık bir ölüden farkım yoktu. Bir ölünün kaybedecek neyi olabilir ki sevgili dostlarım? Dönüşü olmayan bir yola girmiştim. ”Herkes okulda Zerrin’e asılırdı ama sen hep farklıydın…” dedim. ”Teşekkür ederim”’ dedi. ”Yani insan sonuçta konuşabildiği bir kızı istiyor. Ve ben bugün çok eğlendim seninle”, cevap vermedi. Bu son cümleyi kurduğum anda elime yastığı ve nevresimi çoktan tutuşturmuştu. Adeta kefenimi elimde taşıyordum. ”İyi geceler” dileyip çekip git. Verdiği alt eşofmanı ısrarla giymemek… Boxerla yatağa girmek… Geri dönmesini beklemek… Gelmemesi…

Kalktım boxerla tuvalete çıktım. Çok gürültü yaparak elimi yüzümü yıkadım. Bana tahsis edilen yatağa doğru giderken ise gemileri yaktım… Yatak odasının kapısını zorladım… ”Kırtle kırtle” diye zorladım. Kilitliydi. Bu kadar mı ürkütmüştüm onu. Sinir geldi, zorlamaya devam ettim. Arkamda belirdi. ”Napıyorsun umut ya kilitli kullanılmayan oda o” dedi… ”Haa… Ben benim oda sandıydım” diyip yatağıma doğru gittim. Uyudum. Olmadı…

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

her şey

her şey gazetedeki o ilanı görmemle başlamıştı. 22 yaşındaydım, üniversite bitmişti ve bir dergide ayda bir iki karikatürüm yayınlanıyordu. her şey istediğim gibi gidiyordu ayda bir saat çalıştığım bir işim olmuştu sonunda. dünyanın en mutlu adamıydım ama sadece bir sorun vardı. dergide yayınlatabildiğim bir iki karikatür geçinmemi sağlamıyordu. işte sırf bu yüzden gazetelerin insan kaynakları eki her pazar elimdeydi. her pazar koşarak gazete bayisine gider, gazete balyalarıyla eve dönerdim. insan kaynakları ekleri, gazetenin iç sayfalarındaki ilanlara göre nispeten daha iç açıcıdır. bizlere bir dünya vaat eder insan kaynakları ekleri. kapaklarında güzel iş kadınları olabilir, mor, fosforlu yeşil, lila veya açık mavi eke hakim olan renklerdir. ilanlar büyük ve yaratıcıdır, ilan verenler genelde kurumsal kimliği olan firmalardır. logolar iyi grafikerler tarafından tasarlanmıştır. çoğu ilan ingilizcedir. firma oraya “menecmınt” yazarak seni çoğu insandan ayırır. sen de “menecmınt”ın anlamını biliyorsundur, firma da. yani firma herkes için değil,senin için ilan vermiş demektir. bişey ailesi holdingine katılmak için fırsat tanımıştır. insan kaynakları ekinden bulduğun bi işte firmaya güven duyacağını bilirsin. kurumsal kimlik her zaman güven verir. ama gazetenin içindeki ilanlar, öyle midir? belirsizlikle dolu bir sürü insan sana araman için telefon numaralarını yazmıştır. “ara” diyen, ne yaptığı belli olmayan bir sürü insan.
“askerlik sorunu olmayan eleman” arayan firmaların üzerini hemen çizdim. hatırı sayılı bir ilan daha en başından gitti. iyi derecede ingilizcem olduğunu kafadan varsayarak elimdeki az miktardaki ilana göz gezdirdim. bir çok özelliğim tutuyordu,35 yaşını aşmamıştım, güler yüzlüydüm, ekip çalışmasını severdim, şık giyimliydim, seyahat engelim yoktu,azimliydim,hırslıydım,yükselmek istiyordum. fakat yetmiyordu, bazıları sertifika istiyordu,bazıları da iş deneyimi. bu hafta da işsizdim.
gri takım elbisemi fırçalayıp askıya astım. abimin ayakkabıları ayağıma büyük geldiği için ceketimin sırtına kadar çamur sıçratıyordu. bütün iş görüşmelerine götüm,sırtım çamur içinde gidiyordum. belki de sırf ayakkabıya para vermediğim için şimdi işsizdim. ev ütü kokuyordu,annem kravatımı ve gömleğimi ütülüyordu. “şu pazar bitse de yeni hafta, yeni umutlarla başlasa” diye düşündüm ayakkabımın içindeki çamur kütlesini kazırken. annem serdiğim tek sayfa gazeteyi yetersiz bulmuş olacak ki içerden başka gazeteler getirerek serdi halıya. ve sonra ayakkabıları boyarken gözüm birden ona takıldı, o her şeyi başlatacak ilana.
“müdür aranıyor!” yazıyordu. “müdür aranıyor ,mühendislik şirketine üniversite mezunu tercihen deneyimli müdür aranıyor” yazıyordu tam olarak. o an gerçekten o işin benim olacağını hissettim. bir anda iş hayatının kalbine inecektim. herkesin yıllarca uğraşıp yaşlanarak gelebileceği mertebeye 22 yaşında ulaşacaktım. müdürlük kavramı benimle değişecekti. yaratıcı, yeni fikirlere açık, “emm bi de söyle düşünelim,ommm olaya bi de bu açıdan bakalım….””” diye zart zurt lafa karışan, eğlenmesini bilen, bir anda çekip gidebilen,kravata,gömleğe pek önem vermeyen,şapşal ama bir o kadar da romantik yeni bir müdür geliyordu. hissediyorum, müdür olacaktım. sonra aniden korku ile gazetenin tarihine baktım, allah’tan eski bir gazete değil,bugünün gazetesiymiş. rahatlayarak, derin bir nefes aldım. oh evet müdür olacaktım.
sabah kahvaltıdan sonra ilanda yazan numarayı aradım. telefonu üç yaşlarında bir çocuk açtı. “aloooo,alooooo,alooooo… kimsin?” diye bağırdı. ne diyeceğimi bilemeden sustum. zaten birkaç tuşa uzun uzun bastıktan sonra yüzüme kapattı. bir daha aradım. açan ses, benle konuşmadan önce çocukla kapıştı. çocuk çığlık çığlığa bağırıyor, o da zaten açılmış telefonu, çocuğun elinden almaya çalışıyordu. iletişim kurduktan sonra ilan için aradığımı, randevu talep ettiğimi söyledim. firma levent’teymiş . şirketin elemanı ile metro durağında buluşmak için sözleştik. sonra konuşmam için telefonu çocuğa verdi, biraz çocuğu eğledim.
metro durağında firma yetkilisi ile buluştum. lise hayatım bu bölgede geçtiği için buraları iyi bilirim. levent değildi burası, levent’in hemen yanındaki “gül tepe” mahallesi idi. herkes kendi şehrindeki gültepe’yi düşünsün işte öyle bir yerdi “gültepe”. börekçisi,cep telefoncusu,internet kafesi boldur gütepelerin. itiraz etmeden yürüdüm. şirket elemanı benle ilgili sorular soruyordu ama fazla yüz göz olmadan cevaplıyordum. iş hayatında herkesle,özellikle alt kademedeki biriyle yüzgöz olunmaz. bir sokağa dalıp yürümeye başladık,artık sadece evler vardı etrafta. top oynayan çocuklar arasından geçtik, kaldırıma park etmiş arabalarla duvar arasındaki daracık yerlerden geçtik,enseme bir balkondan halı suyu bile damlamadı. en sonunda mavi demir kaplı bir apartman önünde durduk. apartmanın girişine çakılmış “şahin mühendislik” yazısına baktım. bu yazı hiçbir grafiker tarafından tasarlanmamıştı.,apartman kapısının mavisi ise eklerdeki açık maviye hiç benzemiyordu.
apartmana girince ağır kızartma kokusu yüzümü yalayıp geçti. merdivenlerden çıktık. merdivene oturmuş dizini yalayan bir çocukla göz göze geldim. bu konuştuğum çocuk olmalıydı. bakışlarıyla beni selamladı,yaramaza göz kırpıp elemanları takip ettim. üçüncü katta durup kapıyı anahtarla açtı. duvardaki vergi levhasını görmesem emlakçı bana ev gösteriyor zannederdim. içeride sadece masalar ve kırmızı ev telefonları olan bir yerdi burası. ama duvarda buranın bir şirket olduğunu kanıtlayan vergi levhası duruyordu. burası şahin mühendislik makine imalatı ve ticareti,her türlü yedek parça,hırdavat,turizm ve organizasyon ltd şti.idi burası her şeydi. ve ben her şeyin müdürü olmak için gelmiştim.
bu tip şirketlerde anahtar kimdeyse,patron odur. bu minvalde sabahtan beri çalışan zannettiğim kişinin aslında patron olduğunu anlamakta gecikmedim. ve kendisine gülümsedim. beraber odasına girdik. burası şirketin en yoğun odasıydı. bir masa bir demir dolap duvarda bir çivi, çivinin ucunda ise kirli bir kot vardı. cam masasında dev bir küllük, kaşe,hesap makinesi,bir siyasi partiye ait deri kaplı ajanda ve telefon vardı. karşısındaki sandalyeye oturdum. ne içersin dedi “soğuk bir kolaya hayır demem” dedim. telefonla dahiliyeden arayıp “şahin mühendisliğe bir çay,bir kola” dedi,kapadı. cv’mi incelemesi için ona uzattım. sokaktan avaz avaz çocuk sesleri geliyordu. o cv’ime bakarken, etrafı inceleyerek “yeni bir firmasınız sanırım” dedim. bu sözüme sinirlenmiş gibi yıllardır bu sektörde olduğunu söyledi. o sırada içeri bir kadın tepsiyle girip çayı ve kolayı masaya bıraktı. üzerine sinmiş kokunun yoğunluğundan bu kadının az önceki kızartmanın da merkezi oluğunu anlamakta gecikmedim. kadınının eteğine tutunmuş,kola içerek izleyen deminki çocukla yine göz göze geldim. çay bardağındaki kolamı içtim.
kadın ve çocuk çıktı. “bizim firma doğalgaz üzerine” dedi. “otoket biliyor musun?” diye sordu,”biliyorum” dedim. “egzel,vord,internet?”, ”biliyorum”. “o zaman müdür oldun!” dedi. biraz neler yapmak istediğini,hedeflerini,köyünü filan anlattı,gülüştük. firmamız yeniydi. bir yeğeni ve bir hemşerisiyle çalışıyordu. evlere doğalgaz sistemi döşüyorlardı, çizim yapabilecek mühendis ve ayrıca şirketi çekip çevirecek bir müdür arıyorlarmış. aradıkları kişi olduğumu ama makine mühendisi olmadığımı söyledim bu yüzden yalnızca” müdürlük” taleplerine verebileceğimi söyledim. yakında bilgisayar geleceğini, internet kafenin sahibi onun için bilgisayar topladığını anlattı. o zamana kadar alt kattaki,evlerindeki şahsi bilgisayarla idare etmemi söyledi. son olarak da “bugün iş olmaz sen git evine dinlen,yarın erkenden gel” dedi. çıkarken sundukları şartları ve akıllarındaki rakamı sordum “ hele bi başla da..” diyip sırtıma vurdu.
ertesi sabah 9’da elimde poğaça ile şirkete geldim. çok şık ve temizdim. apartman siline uzun uzun bastıktan sonra kapıyı ufaklık açtı. don atletle bana baktı. ardından da patron indi, pijamalıydı. “çok erken gelmişsin yaa” dedi,anahtarı alıp ofise çıktım. boş masalardan en tozsusuna oturdum.önümde sadece ev telefonu vardı.,kontrol ettim tabii ki cebe kapalıydı. masanın demir çekmecelerine baktım. bir tornavida,koparılmış üzerine rakamlar yazılmış karton,götü bantlanmış tükenmez kalem,bir gazete kağıdı dolusu da çivi buldum. poğaçamı yedikten çok sonra çay geldi, sonra da patron. “yav buraya kalem kağıt falan almak lazım di mi? ben aldıracam onları bu hafta içinde merak etme” dedi. yanında ben yaşlarında iki delikanlı vardı. anahtar tuta tuta kocaman olmuş ellerini saygıyla sıktım. patron beni müdürleri olarak değil,ağabeyleri olarak tanıştırdı. sonra karşımızda soyunarak,duvardaki kirli kotu giydi.
onlarla beraber gittim. iki sokak aşağıdaki bi binaya petek döşüyorlardı. apartmandaki her eve girdim. iyi bakmamı bundan sonraki projeyi benim çizeceğimi söyledi. doğalgaz işinden bi bok anlamıyordum ve anlayacak gibi de gözükmüyordum. müdür olacağım diye gelmiştim,elalemin evlerinde çorapla gezinerek mesaiyi tamamlıyordum. ne üzerinde gezindiğim halılar ne de çorabım insan kaynakları ekine hakim renklerden hiç birni barındırmıyordu.
mesai bitimine yakın anahtarı alıp onlardan önce ofise gittim. yolda bi bakkaldan kurşun kalem ve dosya kağıdı almıştım. “şu boşlukta biraz karikatür çizeyim de hafta sonu dergiye götüreyim.” diye düşündüm. ben tam konsantre olmuşken birden içeri girdiler. elimdeki karikatür eskizlerini ne kadar saklamaya çalıştımsa da gördüler. gençlerden biri “oo müdürüm. sen ne yetenekliymişsin yaa…” dedi elimdeki eskizleri kaparak. bu “müdürüm” h,tabında inceden bi t.şşak geçme vardı. ardından eskizlere baktıktan sonra diğeri aslana tecavüz bir hamsi çizmemi istedi. bu fikir diğeri tarafından da çok sevildi. hatta altına da “şahin mühendislik” yazıp isimlerimizi de eklememizi ve şirketin duvarına asmamızı teklif ettiler. neyse ki patron “aile var” diyerek homurdandı da hem çizerlik, hem de müdürlük hayatım şarampole yuvarlanmadı. “aile var” uyarısına hiç bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.
şirkette neredeyse bir ayım geçmişti. ofisin bilgisayarı hala toplattırılamadı, kırtasiye malzemesi ise hiç alınmadı. alt kattaki bilgisayara oyun yükledi, autocad hala yok, bilgisayar yeni sürümü kaldırmıyor eskisini de bulamıyoruz. zaten gerek de yok, hiç iş yok bu günlerde. ayağımda ayakkabı durmaz oldu. dünyanın en çok çorapla gezen müdürü benim. şirketin logosunu çizerek kurumsal bir kimlik oturtmaya çalıştım. bütün itirazlarıma rağmen şahin mühendisliğin logosu ş ve m harflerine konmuş bir şahin oldu. başka bir hayvanın simgesi olması düşünülemezdi bile.
“poğaçaya para verme,evde adam gibi kahvaltı yaparız” dediler kabul ettim, “öğlen döner yiyip durma, midene sulu yemek girsin. evde bizle ye” dediler kabul ettim, “mesai uzadı, akşam yemeğine kal” dediler kabul ettim. “şu çocuğa da resim öğret,eli bi sanat tutsun” dediler,oturdum çocukla resim çizdim. böyle böyle,hayla huyla aybaşı geldi geçti ne ben bişey istedim ne onlar teklif etti. müdürü olarak geldiğim şirketle eve çıkmıştım. şirket resmen beni besliyordu,karın tokluğuna yanlarında duruyordum.
bir gün çocukla beraber hava almak için dışarı çıktık. çocuk bisikletindeydi ben de yürüyordum. iyi dosya kağıdı mahalle içindeki bakkal ve kırtasiyelerde bulunmadığı için metro yakınlarına kadar gittik. çocuğu bisikletiyle beraber kaldırıp kaldırıma çıkartırken bir ses bana seslendi. bu üniversiteden arkadaşım ilker’di. okula girer girmez hemen bir kulübe üye olan çocuklardandı. biz mallar guruhu kantinde king oynarken, ilker ve birkaç arkadaşları kendilerine yatırım yapıyorlardı. biz hiç bi etkinlikten haberdar değilken ilker birdenbire çıkıp “biz uluslar arası ilişkiler kulübü olarak hocalarımızla beraber okulumuzu temsilen italya’ya gidiyoruz” diye gelebiliyordu. her yere gidiyordu, üşenmiyordu. meclis’e bile gitmişti. söyleşinin, sempozyumun, rektörlükten alınacak izinlerin hastasıydı. okul törenlerinde bir kızla beraber programı sunan hep ilker’di. kızıl saçları daha o yaşta dökülmüştü ve benim gibi henüz kelliğin ilk emareleri görülmüş birine nasıl tepeden bakıyordu. bu civardaki plazalardan birinde çalışmaya başladığını ama belki amerika’ya gideceğini söyledi. yemeğe çıkmıştı ve turnike kartını yemek molasında bile boynundan çıkarmıyordu. “sen naaptın?” diye sordu. “ben de naapıyım ya müdür oldum işte” dedim. çocuk bisikletini sürdü, kırtasiyeye gittik..

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

iett

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

kaan dobra

kaan dobra’nın takıma yeni geldiği günlerdi aşkım
off ne alakası var şimdi deyip
dinlememezlik etme, dinle bi kere.
kaan dobra takıma yeni gelmişti.
yalan söylemiyim sanırım antep maçıydı.
maç neredeyse bitmiş.
skor kesindi..
hoca maçın 89. dakikasında oyuna aldı kaan’ı
sahada herkes çok yorgundu.
bi tek kaan, civelek gibi koşuyordu sağa sola.
ben de dahil herkes güler gibi bakıyordu kaan’a.
aa kerize bak aa enerjike bak diye.
ama hoca beğendi kaan’ın performansını
diğer maçta daha çok yer verdi.
bir diğer maçta daha bi çok.
ve bugün kaan dobra, kaan dobraysa
o 89. dakika yüzündendir.
şimdi gelelim sadede.
ben de ilişkimizi kurtarmak için
89. dakikada oyuna girmiş bir oyuncu gibi
koşuyorum, çırpınıyorum.
gör performansımı diye.
sev beni diye…

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

Deneme

annem montun çekim alanına girmişti. elimde poşetlerle arkasında ilerlediğim halde yüzündeki büyülenmiş ifadeyi tahmin edebiliyordum. durdu bana baktı. evet ifadesiz bi surattı bu belli ki çok etkilenmişti. belki engellerim diye, anne gel şurada bir çay içelim yoruldum deyip, ters istikametteki çay bahçesini gösterdim. off çok aptaldım, yanlış ata oynamıştım. zaten dışarda içilen her çaya, her kahveye para tuzağı olarak bakan annemi bu düşüncesinden caydırmak için çay teklif etmek başlı başına bir hataydı. montun etkisi bütün bedenini kaplamıştı yaşlı kadının. olumsuz da olsa bir cevap bile beklemeden “önümüz kış” dedi. 27 yaşındayım benim yaşımda jim morrison, kurt cobain yaşadıkları hayatın anlamsızlığına daha fazla dayanamayarak intihar etti. ben ise bi kaç adım sonra şu dünyada bir insanın birey olmasını en fazla baltalayan şeylerden birini yapacaktım. annemle beraber seyyarda mont deneyecektim. tezgahın önüne geldik, bir sürü mont üst üste duruyordu. şu mont güzel işte onu alalım,süper bi mont bu, diyerek aralarından en güzelmiş gibisini gösterdim. ve beklediğim cevap anında suratıma tokat gibi yapıştı. “aaa öyle denemeden karar verilir mi.bi giy bi bak bakalım uyuyormu” dedi annem. montçu da onayladı.istemeye istemeye elimdeki poşetleri bırakıp, giydim montu. hemen çıkarıp, çok güzel oldu, tam oldu hatta, diyerek almamız gerektiğini, bütün hayatım boyunca aradığım montun bu olduğunu belirttim. yine itirazlar, yine itirazlar… bir daha giydirdi annem. önümü kapattırdı, kendi etrafımda bir dönderdi, kollarını eteklerini çekiştirdi. önünü açtırıp son bir kez daha dönmemi söyledi. her dönüşümde yüce rabbime yalvarıyordum bir tanıdık görmesin diye. allahın sevgili kuluymuşum ki kimse görmedi. hatta hazır kimse görmüyor, ilk gördüğümü almayayım bi kaç tane deneyeyim, daha sağlıklı bir karar vereyim, dedim. biri çift taraflı mont olmak üzere 8 mont denedim. insan zaten ilk 3′ünden sonra üzerindeki utangaçlığı atıyor, ya bunun kartal kabartmalısı var mı, her yerinde armalısı olan var mı diye soruyor. annem beni kendisi götürmesine rağmen montların hiçbirini beğenmedi. montçuyla “malzemesi çok kötü, çok pahalıya veriyorsun hem, aynısını daha ucuza alırım, dayanmaz bu yağmura soğuğa,” diye polemiklere girdi.”abla mağza malı bu, mağzamız var bizim, ordan alıyoruz” diyince montçu, annem en sonunda ikna oldu.

nihayetinde çift taraflı montu satın alıp eve geldim. montumu bir de evde deneyip gezindim. bu bayram alışverişinde lükse kaçmamış, bir pileli keten pantolon, ve anlattığım gibi onu tamamlayan şık bir mont almıştım. yarın bayramdı ve içim içime sığmıyordu. bayramları hep severim, bi kere otobüsler bedava. binip gidiyorsun sevdiklerine kavuşuyorsun, ağzında şeker emen bir sürü takım elbiseli insan geziyor ordan oraya. bayram nefis birşey bence.

yarının heyecanını bugünden yaşatmak için, hemen cep telefonuma sarılıp, “benim önümde ırmaklar vardır sularında hayallerimi yüzdürdüğüm, benim ömrümde dostlarım vardır bayramları ayrı geçince üzüldüğüm. bayramınız mübarek olsun” diye mesajı tam yitik eski dostlarıma çekecekken, onlardan biri aradı. naber maber bi müddet hoş beş ettikten sonra asıl konuya geldi, “offf abi yaa. yarın ne yapacağız nefret ediyorum yaa” diye derdini döktü. yıllarca bayramları sevmeyen arkadaşlarla dostluk etmiş, kendileri bayram arifelerinde sanki yurt toprakları yarın düşman işgaline girecekmiş gibi karalar bağlarken, üzülürken, ben de o çok sevdiğim bayramları kötüleyip duruyordum. “çıkılmaz abi dışarı. aman abi evde durmak lazım” diye konuştum durdum arkadaşla.ya yarın atla bana gel, laflarız bira içeriz dedi. “yok abi dediğim gibi bu hengamede yollara düşemem, geçen bayram yaptığım gibi bodruma’da kaçamadım biliyorsun, zati sinirim bozuk” dedim. doğru aslında dedi. kapatıp uyudum.
ertesi sabah erkenden kalktım, önce ailenin büyüklerinin ellerini öptüm.sonra keten pantolonumu, kısa kollu gömleğimi, gravatımı takıp, montumu giydim. mahallenin de bir kabasını aldıktan sonra. annemleri alıp otobüslere atladık. parseller senin, bakırköy benim, ordan ver elini küçükyalı bütün gün gezdim. el öpmekten dudaklarım şişmişti. küçükyalı’da yengemgillerdeyken bayramlardan tiksinen arkadaşım aradı. oğlum gel işte çok sıkılıyorum, dedi. madem yolum yakın geleyim, dedim. gravatı çıkarıp, montun cebine koyup evine gittim. bir müddet daha bayramları kötüledik, bayramda dışarı çıkan insanların ne fena insanlar olduklarından bahsettik. konuşurken gözüm arkadaşın askıdaki montuna takıldı. çifttaraflıydı. nerden aldığını sordum, “mağzadan aldım” dedi

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

meriç olmak

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

hissiz

Okulda hiç kimseyle doğru düzgün iletişimleri olmayan, okul dışında da tanıdıkları pek olmayan, gelgelelim dersleri de iyi olmayan, ne yaptıklarını anlayamadığınız arkadaşlar vardır. Fısır fısır bişeyler konuşurlar kendi aralarında. Kırk yılda bir, sınav zamanı yanınıza yaklaşıp, ya notları isterler, ya da sınavda hangi konulardan sorumlu olduğunuzu sorarlar. Arada bir bu performansla nasıl edindiklerini anlayamadığınız, başka fakülteden, tip olarak onlara benzeyen başka bir çocukla yemekhanede yemek yiyip konuşurken görürsünüz. Ama sadece görürsünüz. Zira yapı olarak insanda herhangi bir his bırakmaz bunlar. Mezun olunca hemen unutulan, bir iki yıl sonra isimleri bile hatırlanmayan, topluca gidilen yemeklere, içmelere çağrılmayan, eğer çok düşünürseniz “herhalde memleketlerine yerleşmişlerdir” diye cevaplayabileceğiniz etkisiz elemanlardır bu ikisi. Ders dışında sadece yazın, finaller bittikten bi kaç hafta sonra panoda notlara bakarken, ya da öğrenci işlerinden belge çıkarırken yan yana gelirsiniz bunlarla ve orada biter yan yana durma, belki biraz konuşma maceranız. Eğer notlara baktıktan ya da belge çıkardıktan sonra aynı anda fakülteden çıktıysanız, sıcağın ortasında, bomboş kampüste okulun ana kapısına kadar zorla sadece dersler ve hocalar üzerine muhabbet edip yürümüşlüğünüz, çıkar çıkmaz da ya başka istikamete gitmişliğiniz, ya da aynı otobüsün içinde onlardan uzaklaşmak için arka kapıya doğru ilerlemişliğiniz olabilir. Kendilerine karşı hiçbir duygu beslemediğiniz, objektif gözle bakarsak “mal” diye adlandırabileceğimiz sıkıcı, eğlencesiz, insana hiç bi ilginç şey vaat etmeyen kişilerdir bunlar. İşte biz fakültenin o iki malıydık galiba… Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de eve çıkıştık. Onun yani Yasin’in dayısının bürosunda kullanmadığı bir küçük buzdolabı varmış o gelecekti, hiçbir zaman gelmedi. Annemler koltuk verdi, Yasin’in de bi büyük masası, bi sehpası ve iki halısı vardı. İkinci el bir televizyon aldık, bozuldu tamir ettirmedik. “yavaş yavaş alırız iyi eşyaları” dedik, ilk taşınmadan sonra eve bi tane eşya girmedi. Çok sigara, çok bira içildi, çok gazete serilip üzerinde çok menemen yenildi, eve hiç kız girmedi. Bir sömestri böylece bitirdik. Final haftası Yasin’in samimi olduğu Altan diye bir çocukla finallere hazırlandık. Bir hafta bizde kaldı. Bi kızdan notlar istedik, yanlış yerlere çalışmışız, hepimiz kaldık. Sonraları Altan bize sürekli gelmeye başladı. Bizden sıkılıyordu beğenmiyordu bizi ama geliyordu. Herhalde gidecek daha iyi bir yeri yoktu. Bizden daha sosyaldi, okulda başkaları olunca pek konuşmazdı bizle. Akşamları ise bize elinde sadece kendisine içmek için getirdiği tek birasıyla gelir, Yasin’in Trabzonspor şortunu kendisine büyük geldiği halde giyer, terli, beyaz ve büyük ayaklarını sehpaya uzatarak birasını içerdi. Biz pek konuşmazdık, uzun bir sessizlikten sonra hep aynı şekilde başlardı konuşmaya, “oğlum siz var ya tam malsınız ha!” derdi. Ardından da şu evi bir değerlendiremediğimizi, mıymıntı olduğumuzu söylerdi, kendisinin yurtta kalmasa neler yapabileceğinden bahsederdi. Biz susardık, gitmesini beklerdik. Biraz daha oturur, yemeği bekler, yer ve giderdi yurduna. Aslında ne kadar itici olsa da söylediklerinde haklıydı. İkimiz de özgürlük ve seks arayışıyla eve çıkmıştık ama menemen, kıymalı yumurtadan başka bizi muhatap alan bulamamıştık. Kaç kere dışarı çıkmış, şansımızı denemiştik ama hiç olmamıştı. Hatta bu Altan’ın çevresine sızmayı bile denemiştik ama Altan da dahil olmak üzere çevre bizi içine almamıştı. Hatta Yasin bi kere Altan’a bi arkadaşının bizim için “abi kızları kaçırıyolar, gelmesinler” dediğini duymuş. Doğru bir hareket yaptık ve tırmalamak yerine kaderimize boyun eğmei tercih ettik Yasin’le. Evden okula gidip geldik aylarca. Altan da pek sık gelmiyordu zaten artık. Bigün okulda Altan geldi yanımıza, “ gece bi durumlar olabilir, siz evde misiniz” dedi. Cevabı beklemeden de “evi boşaltır mısınız” diye sordu. “Yok abi olmaz öyle şey” dedi Yasin. “Oğlum nolur lan, zor ikna ettim kızı zaten” diye yalvardı. Evden gitmeyeceğimizi ama isterse kızla gelebileceğini söyledik. Benim anahtarı aldı, “akşam beklemeyin bizi geç geliriz, yatın uyuyun” dedi. Bekledik. Kapının açılmasını duyunca Yasin’le onun odasına doğru kaçtık. Masaya oturduk bişey okuyomuş gibi yaptık. Birden odanın kapısı açıldı. Altan sarhoş ve keyifliydi. Sürekli gülümsüyordu, yüzüne bi sevecenlik gelmişti. “ Ne haber ya uyumadınız mı daha” dedi, arkasından şişman gibi bir kız bize el salladı “meraba çocuklar” dedi. Biz de gülümsedik. Altan o kadar sevecen ve ilgiliydi ki bizle. “Napıyorsunuz. Aaa yeni mi aldınız o kalemliği” diye masadaki eski kalemliği göstererek sordu. “Yok ya vardı hep” dedim. Yasin’e de “saçını mı kestin, iyi olmuş bak böyle” dedi. Sonra da “Neyse iyi geceler” diyip kapıyı hızla çekti. “Oğlum bu ne yaa” dedim Altan gidince, Yasin anlamadı. “Oğlum bu yaşanan nedir, yalandan ilgilenmeler filan. Ben içerdeyim gelmeyin, rahatımı bozmayın diyor adam resmen. Bize bizim evimizde artistlik yapıyor” dedim. “Oğlum olur öyle şeyler saçmalama.” Dedi Yasin. “Tabi olur. Oğlum benim yatağımı günaha alet ediyorlar seninkini değil. Vermedin yatağını olur diyorsun”. Yasin sustu, içerden kahkahalar geliyordu. “Hapsolduk buraya resmen” diye söylenip durdum. Bişeyler konuşuyorlardı ama anlayamıyorduk, kaldıkları yer olan benim oda uzaktı. Duymak için odanın kapısını araladık. Altan kaldıkları benim odanın kapısını seri şekilde çok hızlı kapattı. Odanın ışığı yanıyordu. “Şu hale bak anamız babamız bizi okuyo zannediyo. Goygoyculuk yapıyoruz burada. Rezillik resmen. Ben yarından itibaren içki de içmiycem lan. Derslerime bakıcam. Bu ne lan Ahu Tuba filmlerindeki gençler gibi olduk” diye veryansın ettim. “Oğlum sakin ol. Delirme” diyerek teskin etmeye çalıştı beni. Teskin oldum. “Ben gidip dinliycem lan kapıdan. Çok merak ettim ne konuşuyorlar” dedim, Yasin yapma etme dedi ama gittim. Ses gelmiyordu. Yasin bana koridorun ucundan gel gel diye işret yapıyordu. Birden Altan’ın öksürdüğünü duydum. Panik oldum. Yasin’e baktım korkmuştu, ani karar verip, uzak olan Yasin yerine, ters istikametteki ama yakın olan mutfağa kaçtım. Gelirse “benim evim ne var, su içiyorum. İçemez miyim” derim diye düşündüm. Kapı biraz geç açıldı, içerden tamamıyla çıplak Altan çıktı. Silüet halinde, üzerime doğru yürüyordu. “Doymadı şerefsiz” diye içimden geçirerek sürdürdüm korkulu bekleyişimi. Sonra durdu, Yasin’in kapısı açık odasına doğru ilerledi. Kolay lokma olmadığımı anlamış olmalıydı. Sonra odaya girmeden, Yasin’in odasının yanındaki tuvalete girdi. Uzun süre çıkmadı, işiyor olamazdı. Geç kalınca, şişman gibi kız ona yataktan seslendi. Tuvaletten hırıltı halinde “geliyorum aşkım” dediğini duydum. Ayağında önü kapalı, kahverengi, sert plastikten tuvalet terlikleriyle, başkasının alaturka tuvaletine, çırılçıplak sıçmak ve “geliyorum aşkım”… O günden beri “aşkım” hitabından ölesiye tiksinirim. Gözümü kara edip, çömelik küçük adımlarla Yasin’in odasına doğru koştum. Ben sandalyede. Yasin yatağında uyudu. Sabah kahvaltıda şişman gibi kız bizimle yalandan ilgilendi. En ufak bi ilginçliği olmayan anılarımıza “aahahaha çok şaçmaymış yaa” diye güldü. Biz de anlattıkça anlattık. Ama yine de bi gergin hava hâkimdi ortama. Herkes birbirinden çok farklı düşünceler içerisindeydi. Altan sakin ve umursamazdı, Kız dediğim gibi iyi geçinerek minnet ödemeye çalışıyordu, Yasin kıza hafif gövde gösterisi yapıyordu, ben ise tavırlı gibi, aslında çok acaip dertleri varmış gibi durup dururken susuyor, dalıyor, uzaklara bakıyordum, sen neden bu kadar sessizsin diye sorulmasını bekliyordum. Kız sormadı, Yasin “neyin var susuyorsun” diye sordu. Cevap vermedim. Sonra iki zevk esiri, Altan ve şişman gibi kız evden gittiler. Banyodan başlayarak heryeri enikonu bi güzel sildim, toz vimi iyice boca ettim tuvalete. Nevresimleri annemlere götürüp yıkatmak için topladım. Yasin’le Altan’ı eve sokmamak için kesin karar aldık. Sonra Altan ve şişman gibi kız bize çok geldiler. Sevgili oldular. Eve bir kız girince gerisi gelir, arkadaşları gelir diye düşündük. Hiçbirini çağırmadı eve şişman gibi kız. Bi gün yine odadaki sesleri dinliyorduk ki. Bunlar artık, şuh kahkahalar değil, kavga ve ağlama sesleriydi. Kapının açıldığını duyunca masaya geçtik bişeyler okuyor gibi yaptık. Altan yine tuvalete gidiyordu belli ki. Tuvaletten çıktıktan sonra, odaya girdi. Allahtan donunu giymişti bu sefer. Kızın hala içerden ağlama sesleri geliyordu. Bi sigara yaktı. “Oğlum var ya aslında en güzeli sizinki ha. Takılmayacaksın abi kimseyle. İnsanla uğraşması kadar bu dünyada zor bişey yok. Valla özeniyorum sizin hayatınıza” dedi. Şov yapıyordu pezevenk. Sevgili okurlar söyler misiniz; “aslında herşeyi bırakacaksın bir sirke katılıp bütün avrupayı onlarla gezeceksin” serzenişinden ne farkı var bu serzenişin. “Kolundan tutan mı var, git katıl” desen katılmaz, maksat senin kafanı açmak zamanını çalmak. Sirk kendi hayatı olmuş haberi yok. İşte Altan da şov peşindeydi. Kendini tatmin etmeye gelmişti. Biraz ondan ve onun müthiş ilişkisinden neden konuşmayalım diye düşünmüştü. O yaşta fark edemedik. “nooldu lan bağırtılar duyduk ama müdahale etmek istemedik. Anlatmak istersen, özel değilse dinleriz” dedik. “Ya kıskanıyo beni. Ben özgürlüğüme düşkün bi insanım kardeşim, gelemiyorum sıkıntıya” dedi. Özgürlüğüne düşkünmüş, sanki bıraksak bana Latin Amerika Devrimi yapacak, toplum, aile, devlet gibi tabuları tartışmaya açacak. Neyse sonra ardı sıra “Naapiyim lan siz söyleyin. Yol vereyim mi ben bu kıza?” diye sordu. “Ne bileyim abi senin sevgilin sonuçta” dedim. “Ne sevgilisi yaaa. Takılıyoruz abi. Ciddi değilim ben bunla” dedi. Ben bunu duyar duymaz içimde ne var ne yok döktüm. Yasin de bana katılınca sazı aldık elimize. “Zaten bize de asılıyordu, başı ayrı oynuyo g… aynı oynuyo, çirkin de bişey” diye konuştukça konuştuk. Önce sessiz kaldı, onayladı, sonra sustu, çok sustu, başka yerlere baktı, “neyse ben bi yanına gideyim şunun” dedi, gitti. O geceden sonra Altan ve sevgilisi şişman gibi kız bi daha evimize gelmedi. Ayrıldılar mı bilmiyorum zira beni okuldan sonra kimse aramadı. Yasin ne yaptı onu da bilmiyorum, ben de onu hiç aramadım.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 votes, average: 4,00 out of 5)
Loading ... Loading ...

sen git, remzi gelmesin ..

olmuyordu.. uzun zamandır üzerinde çalıştığım, belki de yazın hayatımın dönüm noktası olarak adlandırılabilecek romanımın 252. sayfasında tıkanıp kalmıştım. oysaki başlarda her şeyi nasıl da güzel kurgulamıştım. 1950′lerin istanbulu’ nda geçen roman, bir aşk hikâyesi üzerinden ilerleyecek, yer yer dönemin siyasî ve toplumsal yapısına göndermeler yapacaktı. kitabın sonunda da okuyucuya sürpriz yapıp romanın genç ve duyarlı kahramanı eşref’in meğerse yaralı parmağa bile işeyemeyecek şerefsiz evladının teki olduğunu gözler önüne serecektim. ve hatta bununla yetinmeyip cevabını bilmediğim soruları okuyucuya sorup, onlarla oynayacaktım,aile din gibi tabularla onları baş başa bırakacaktım. kısacası süper bir kitap yazıp, piyasanın anuna koyacaktım. ama gelin görün ki böyle kurnazca, sinsice planladığım olay örgüsü 252. sayfada tıkanıp kalmıştı. bir haftadır bir kelime dahi yazamadığım gibi haybeye boş kağıdın önünde sabahlıyordum. işin kötüsü, şimdiye kadar yazdıklarıma bir göz attığımda roman kahramanı olan tipini s.ktiğimin küçük burjuvası eşref’in 252 sayfa boyunca evde mal gibi oturduğun, tıpkı duyarsız bir hayvan gibi hiçbir içsel kaygı ve serzeniş duymadan hayatını idâme ettirdiğini fark ettim. eşref’in bu başına buyruk hayatı romanımın ağzına sıçmak üzereydi.
bir sinirle masaya oturdum ve 253. sayfada birden okura seslenerek eşref’ in arkasından atıp tuttum, onun hakkında kavgada bile söylenmeyecek sözler sarf ettim. bu şartlar altında eşref’in hikayesini anlatamayacağımı okura makul bir dille tek tek açıkladım ve bambaşka bir aşk temalı hikayeye başladım. değişiklik hakikatten de zihnimi açmıştı. hiç durmadan sayfalarca yazıyordum. resmen metaforlarla dans ediyor, kelimelerle sevişiyordum. bu hız ve üretkenlik içerisinde gidersem romanım bittiğinde yaşar nabi nayır gençlik ödülü’nü bile alabilirdim. gerçi ödüller sadece öykü ve şiir dallarında veriliyordu ama olsundu. gerekirse araya adam koyar yine alırdım ben o bebeği. allah’a şükür çevrem geniştir.

ben öyle kelimelerle sevişirken birden içeri annem girdi. ter içinde ne istediğini sordum. söyledi, sinirimden çıldırdım. gerçi ben istemeden çay, mandalina getirerek, “halangiller gelmiş bir ‘merhaba’ de sonra yine deva edersin” diyerek sık sık çalışmamı bölmesine alışmıştım ama bu seferki isteği kabul edilemezdi. komşumuzun küçük oğlu remzi’ye ders çalıştırmamı istiyordu. ne kadar bağırdıysam kâr etmedi. “yavrım etme ayıptır, yiğidim yapma günahtır” lara karşı gelemedim. “iyi iyi gelsin çalıştıralım” dedim. bu sefer de benim onlara gitmemi, temizlik yapacağını söyledi. yeni bir bağırıp çağırma falından sonra çaresiz kabul ettim.
kapıyı remzi açtı. remzi avurtları içine çökmüş, gözünde, hani siz de bilirsiniz ya, yalnızca çocuklara özgü olan o meraklı bakışların zerresi bulunmayan embesil yaradılışlı bi çocuktu. zaten çocukları sevmeyen ben, geçen bayram, bayramın dördüncü günü olmasına karşın hâlâ siyah çizgili gri takım elbisesini giyip bizden şeker istemeye geldiğinden beri remzi’den tiksiniyordum. yalandan bi başını okşayıp içeri, babası menderes abi’ nin yanına gittim. menderes abi oğlundan yana çok dertliydi. remzi’ye karşı hırpalayıcı bir davranış sergileyerek oğlunun derslerinin çok kötü olduğunu,mümkünse ona yardımcı olmamı istedi. ve karşılığında reddedilemeyecek bir meblağ sundu. meblâğı duyunca birden remzi’ye karşı büyük bir sempati besledim ben. hatta öyle sempati besledim ki remzi gibi pırlanta bir çocuğa karşı sert çıkışlar yapan babası gözümden düştü. ama sonra meblâğı ödeyen şahsın remzi değil de babası menderes abi olduğunu idrak edince her ikisine karşı nötr bi tutum sergiledim. ve remzi’yle beraber salondaki yemek masasına oturarak ders çalışmaya başladık. menderes abi daha çok matematik çalıştırmamı istiyordu. matematik defterini açtım ve bir öğretmen edasıyla şöyle bir gözden geçirdim şimdiye kadar işledikleri konuları. güzel, şu hayatta en vâkıf olduğum konu olan obeb i işliyorlardı. elime kalemi alıp şakır şakır anlattım obeb i. baktım anlatmaya doyamadım, bi de okek i anlattım. fakat remzi her “anladın mı?” soruma hiçbir şey demeden sadece kafasını sallayarak cevap veriyordu. baktım olacak gibi değil, bi problemi anlatırken yarıda kesip apayrı kişisel bi problemimden bahsettim. sonra “anlıyor musun? diye sordum. ona da kafa salladı. evet mini testim sonuç vermişti; remzi’yi ancak hocanın kanaat notu kurtarabilirdi. menderes abi’ye oğlunun bu durumundan hiç bahsetmeden, paramı alıp öbür gün buluşmak üzere de sözleşerek eve gittim.

o gece içimden hiç yazmak gelmedi, sadece remzi’yi ve o günü düşündüm. sabah tekrar menderes abi’ lere giderek, remzi’yle ders çalışmaya başladık. menderes abi de bizimle beraber aynı salonda oturup, televizyon izlediği için bir türlü sağlıklı iletişim içine giremiyorduk remzi’yle. bir yol problemini defterde gösterirken kâğıda remzi’nin bir gün önce ben kendi problemimi anlatırken beni anladığı konusunda ciddi olup olmadığını yazdım, “anladın mı?” diye fısıldayarak pekiştirdim yazdıklarımı. beni başıyla onayladı. sonra kalemi deftere vurarak yazdıklarımı okumasını sağladım. okudu ve kafasını yine sallayarak beni anladığını söyledi. baktım beni anlıyor problem aralarında çaktırmadan remzi’ye birkaç kendi problemimi anlatım,onları da anladı. evet belki de şu dünyada beni tek anlayan kişiydi remzi.
ilerleyen günlerde ben gidip remzi’ye matematik kisvesi altında aşktan, eski kız arkadaşlarımdan, şu dünyanın anlamsızlığından bol bol bahsettim. sanırım menderes denyosundan çekindiği için o hiç derdini anlatmadı, hep sustu. belli bi süre zarfından sonra biz remzi’yle beraber takılmaya başladık. çok iyi iki arkadaş olmuştuk. top oynadık, aşağı mahallenin çocuklarıyla kavga ettik, kolasına kömür taşıdık falan filan… iki arkadaş ne yaparsa onları yaptık işte.

bi gün benim hakiki kemik gaflikin bana uğursuz geldiğini fark ettim. ve remzi’ye bizim oradaki bayırın tepesinde açıldım. “bu gaflik bana çok uğursuz geldi laaaaan” dedim. “atma lan, bana ver” dedi remzi. “yok lan atıcam” deyip son kuvvetle fırlattım bayırdan aşağı gafliki. remzi “allahıma yerini gördüm !..” deyip toz duman içinde koşarak indi bayırdan aşağı. bunun remzi’yi son görüşüm olmasını isterdim ama olmadı, kahretsin ki olmadı. zaman zaman benim gaflikle mors, kuyu, başaltı oynarken gördüm remzi’yi. o oynadıkça ve kazandıkça nasıl da gözümde değerlenmişti o gaflik. gidip istesem olmazdı, usulca çalsam hiç olmazdı. en sonunda dayanamadım (belki hırsım geçsin diye) bi bahaneyle bi güzel dövdüm remzi şerefsizini. sonrası bildik şeyler işte, remzi’nin annesi bizim kapıya dayandı,bağırdı çağırdı. ama kendi annemden “arkadaştırlar, olur öyle şeyler” deyip, kadını tersleme olgunluğunu göstermesini beklerdim, olmadı. yazık ki o da remzinin annesiyle bir olup benim üzerime yürüdü.

o sinirle odama kapandım, romanıma geri döndüm. bir hafta evden hiç çıkmayarak romanımı bitirdim. son bi kere romanı kontrol ettikten sonra romanın genç ve duyarlı kahramanı eşref’in ismini remzi yaptım.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

Zavallı

Ne olmak istiyordun herkes tarafindan beğenilen, takdir edilen biri olmak istiyordun dimi? Ama olmadı dimi? Sıradan, alelade biri olmak hiç istemedin zaten. Her zaman aranan kişi olmak istedin olmazsa olmazların başında gelmek istedin ama olmadı, zaten olmaz da. Çünki senin yapında yok bu dostum. Doğarken lanetlenmişsin sen. Bu durumda sadece yalnız ve az olmadığına sevinebilirsin. Sokaklar senin gibi adamlarla dolu, çık dışarı katıl aralarına kümeler halinde gezinin. Ama hepsinden tiksiniyorsun dimi? Hayatın boyunca sana benzeyen insanlara zaten hiç hayranlık duymadın ki sen. Bu sıradan alelade görünüşünü gidermek için jöle aldın kafana sürdün ama bir jöleden çok şey beklememek lazım zavallı kardeşim. Şimdi kaya gibi saçlarla eve dön. Bak telefonuna belki birgün çalar. “Kıyafet çok önemli” diye birşey soktular kafana ve sonuna kadar inandın. Zaten kim ne söylese sonuna kadar inanacak kadar çaresizsin. Gittin kıyafetler aldın ama olmadı hep iğreti, pot durdu dimi üzerinde. Sakın paranı boşa harcayıp daha pahalısını alma o da pot duracak şimdiden söyliyeyim. Oysaki aynı kıyafeti giyen başka birine nasıl da yakışmıştı dimi? Kıyafet aynı ama sorun nerde? Sende olabilir mi? Bir de kurnazlık yapıp ucuz olsun diye yazlık giysileri kışın, kışlık giysileri yazın almıyor musun? Tam dayaklık adamsın. Hem bu kadar çaresiz olup hem de kurnaz olmak nasıl bir his dostum? Anlat bana. Jölem bittiği bir gün uğrarım anlatırsın. Bilirim hep evde oturuyor olacaksın…

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...

GİTMEK

Benim için evden kurtulmanın tek yolu üniversite sınavıydı. Bi şekilde şehir dışında bir üniversite kazanıp bu evden kurtulmayı planlıyordum. Kötü bir lisenin vasat bir öğrencisi olarak üniversiteyi kazanmam ev içinde pek tahmin edilmiyordu. Şimdi rahatlıkla söyleyebilirim ki; o yıllarda biraz aklım az çalışıyordu. Anadolu Lisesi, Fen Lisesi, Meslek Lisesi hangi lisenin sınavına girdiysem kazanamamıştım. Annem her ne kadar “Bizim çocukta biraz heyecan var, heyecanını bi yense aslında kafalı çocuk. Bi kere yaramazlık yaptığını görmedim sürekli susuyor” diye beni akrabalara karşı savunsa da gerçekten aklım pek basmıyordu çoğu şeye. Hem birçok kereler “kime çekti” tümcesini kendi aralarında konuşurken tekrarladıklarını duymuştum. Bi kere de babamın “Bizde de hata var. Hep ekmekle besledik çocuğu. 4 nüfusa günde 10 ekmek aldık umarsızca. Yiye yiye, ekmek gibi oldu kafası” diye anneme veryansın ettiğini de bizzat işittim.

İşittim ama ben babama katılmıyordum. Ekmekte bi sorun bulunmasının anlamsız olduğu kanısındaydım. Zira yine olsa gözümü kırpmadan yine yerdim. Sorun bence yönlendirilmeyle ilgiliydi. Ortaokul sonrası bütün arkadaşlarımın gittiği mahallemizdeki Mehmet Şam Ticaret Lisesi’ne yollasalardı beni şimdi belki paraya yön veren, piyasalara hâkim bir evlat ile iftihar edeceklerdi… Bütün ağlamalarıma rağmen beni o vasıfsız, dümdüz, devlet lisesine yollamışlardı… Yanlış yönlendirme sonucu bu hale gelmiştim. Kaybolan benim hayatımdı ama suçlanan da yine bendim.

Eğer kazanamazsam üniversiteyi, bir defa daha denettirirler sonra bi işe verirler diye tahmin ediyordum. Bu evde daha fazla durmak, bu sürekli silinen muşambada daha fazla yemek daha fazla ekmek yemek demekti bu işe giriş. Beni bilen bilir aşk insanıyımdır dostlarım. Sevmeden sevilmeden bi dakika duramam. Öyle tahmin ediyorum ki işe girdiğimin ikinci senesinde bir kız kaçırır eve getirirdim. “Nerden çıktı bu şimdi” demeyin biliyorum. Az çok kendimi tanırım. Aşık olunca gözü kara bi insan oluyorum. En sevmediğim özelliğim bu diyebilirim. Çok tutkulu olmak… Evet, kaçırırdım o kızı getirirdim eve. Böyle bir şeyi yaparak da bir ömür annemle babamla ve sevgili eşimle bir ömür geçirmeyi garanti altına alırdım.

Bir ömür ailemle yaşamak… Düşüncesi bile korkunç geliyordu. Her gün bu evde bi ızdırap gibiyken, bir ömür geçirmek, yavaş yavaş onlara benzemek. Ben akşam “televizyon karşısında koltukta uyuyacak insan değilim” diyordum kendi kendime. Kimse inanmasa inanmasın ben şehir dışındaki bi üniversiteyi kazanacak, bu evden de bu mahalleden de bu şehirden de kurtulacaktım. Her gece yatarken hayaller kuruyordum. İlk yıl yurtta kalırdım, sonra bi eve çıkardım. Arkadaşlarım gelirdi eve. Çıkıp sabaha kadar sokaklarda gezerdik… Daha önce de söylediğim gibi o yıllarda aklım az çalıştığı için sadece bu iki şeyi hayal edebildim eve çıkınca; “arkadaşlarım gelir, gece sokakta gezeriz”.

Ama bu kadarını hayal edebilmek bile güzeldi be. Bu düşünceler içerisinde benden beklenmeyecek üstün bir çalışma disipliniyle kendimi derslere verdim. Sürekli test çözüyor, bu büyük maratonda diğer öğrencilerle aramdaki farkı kapatmaya çalışıyordum. Onlar bir çalışıyorsa ben iki çalışmak zorundaydım. Buradan kurtulmak için çalışıyordum. Annem babam gibi kanepede televizyon karşısında uyumamak için, onlara benzememek için çalışıyordum. Artık nasıl gaza geldiysem öyle hazırlanmışım sınava gibi bütün şehir dışı tercihlerimi geçip, çok az sayıda yazdığım İstanbul içi tercihlerimden birini kazandım. Hem de eve çok yakın bir üniversiteyi… Üniversiteyi kazandığım gün yıkılmıştım.

Kampüsü, amfisi batsın yıkılsın üniversite diye gittim okula sürekli. Ulan evden kaçmak için üniversite kazandım, kazandığım üniversite liseden daha yakın eve. Liseden çıkışta eve 5 de varıyorsam, kampüsten çıkışta 3 de varıyorum diyeyim siz anlayın gerisini. Daha çok ekmek, daha çok televizyon karşısında uyku ile geçirdim ilk iki yılı. İki yıl sonra isyan bayrağını açıp sınıftan bi arkadaşımla eve çıktık. Gece gezdik, arkadaşlar geldi. Bu konuyu tekrar anlatıp hatırlayarak canımı sıkmak istemiyorum. Beş parasız o izbe evde televizyon bile olmayan o evde ikimizde hem okulda hem evde birbirimize baka baka delirdik. Tek göz odada göz göze gelmemeye çalışıyorduk artık. Bol bol kitap dergi okuyarak, arada bir okuduğumuz kitaptan kafamızı kaldırıp birbirimize bakarak “hala orda tipiği sktiğiminin” diye içimizden geçirip tekrar okuyorduk. Barlara da beraber gittiğimiz için evimize hanım eli değmiyordu hiç. Çöpler içinde bir yıl boyunca kitap okuyup durduk. Ev arkadaşımın kitapların kenarlarına notlar aldığını gördükten sonra evden ayrılmaya karar verdim. Nietzsche’nin kitaplarındaki bazı paragrafları işaretleyip “katılmıyorum”, “aptal”, “güzel ama eksik” gibi notlar almıştı. Aynı şeyleri sabahlara kadar başka yazarların kitaplarına da yapıyordu. Hatta Dostoyevski’nin bi hikâyesine müdahale edip, kenara “bence buradan itibaren şöyle devam etse daha iyi olur” diye not düşerek, hikâyeye başka bi final bulmuştu. Yazarlarla kavga ediyor, tartışıyor, küfürleşiyordu. Kafayı yemişti. Ona benzemek istemiyordum.

Bir hafta sonra çamaşır yıkatmaya gitme bahanesiyle eve geldim. Bir yıl sonra eve ilk defa gelmiştim ve sanki sürekli geliyormuşum gibi karşılandım. Muşamba silindi yemek yendi televizyon karşısına geçildi. Yavaş yavaş göz kapakları ağırlaştı. Annem babam ve ben üçümüzde ağırlaşmıştık. Konuşmadan televizyona bakıyorduk. Gitgide onlara benziyordum, onlara benzemekten kaçmanın imkânsızlığını kavramıştım… Uykum geliyordu…

Tam o esnada annem “Umut” dedi. “her zamanki gibi git yatağında yat” diyecekti belli ki… “Uyumuyorum anne filmi izliyorum” dedim… “Oğlum bak kafa kalmadı unuttuk. Bugün senin doğum günündü dimi?” dedi. Doğum günü bizim ailede hiçbir zaman özel bi gün olmamıştı. Annem babam ve bütün akrabalarımızın doğum günü zira nüfus kâğıtlarında 1 Ocak olarak kayıtlıydı. “Hmm” diyip gözlerimi kapadım tekrar. “Oğlum söyleseydin pasta alırdık sana. Kafa kalmadı ki” diye söylendi. Uyumak istiyordum “Ya ne pastası anne. Doğum günü ne ya” diyip azarladım, içeri gitti. “Gelirken bi su getirsene anne” diye arkasından bağırdım. Suyu beklerken gözlerimi kapadım bi saat kadar uymuşum.

Dilim damağım kurumuştu uyandığımda. Babam da yan kanepede uyukluyordu. Televizyona bakarak ayılmaya çalıştım bi ara. Her zaman uyandığımda ev arkadaşımı karşımda görmeye alışmıştım. Babamı görünce nerdeyim lan diye anlayamamıştım eve geldiğimi. Tam kalkıp mutfağa gidecekken, annem elinde yuvarlak gri kocaman bir börek tepsisiyle geldi. Tam ortasında ise kocaman elektrik kesildiğinde kullandığımız beyaz bi ev mumu saplamıştı. Mum üstelik ortasından eğrilmişti. Patatesli kol böreğinin ortasında kocaman eğri beyaz bi mum saplanmış bana doğru geliyordu. Aklım çıktı korkudan resmen. İlk doğum günü partimin hiç böyle olacağını tahmin edememiştim. Yetmedi. Annem içeri girer girmez babam uyukladığı yerden kalktı ve odanın ışığını kapadı. Odayı böreğin ortasındaki mum aydınlatıyordu sadece. Tepsiyi önüme kadar getirdiler. Mumun coşkulu alevi karanlık odada yüzlerimizi aydınlatıyordu. İkisi de çok neşeliydi. “niye kaçıyorum ki lan bunlardan” diye düşündüm. Sarıldık öpüştük. O gün benim hayatımın en güzel doğum günüydü, hem börek de patatesliydi.

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (oylama yapılmamış)
Loading ... Loading ...